Tarihte Vatandaşlığa "Küfür" Diyen Bilginler (Makale)

 

Tarihte Vatandaşlığa "Küfür" Diyen Bilginler (Makale)

 Rasulullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) Mekke’deki sisteme dahil olmayıp Medine İslam Devleti’ni ikame etmek için Medine’ye hicret etmesi, ilk yüzyıllarda yaşayan Müslimlerin Emevi ve Abbasi gibi Müslim devletlerin reayası olması, selef ulemasının kafir devletlere vatandaşlığı, bizzat “vatandaşlık” kelimesini kullarak olmasa da yerini tutan ifadeler kullanarak küfür addetmeleri ve kafir devletlere vatandaş olmayı terk etme hususunda icma etmeleri vatandaşlığın caiz olmadığını açıkça göstermektedir. Bununla beraber son yüzyıllarda ortaya çıkan vatandaşlık mefhumunun, dönemin bazı bilginlerince küfür olarak addedildiği de bilgimiz dahilindedir. Bu bab altında son yüzyıllarda ortaya çıkmış olan vatandaşlık müessesinin küfrüne dair fetva veren bilginlerin fetvaları serdedilecektir. Aslına bakılırsa biz zikri geçecek isimlerin küfr ve bidatine hükmediyoruz ve daha Müslim olan alimlerin bile sözlerini hüccet görmüyorken bir de kafirlerin evliyasını hüccet olması sadedinde getirmemiz düşünülecek bir şey değildir. Bununla beraber bu isimlerin bazı muhaliflerimizce muteber sayıldığını farketmemiz, onlara kendi alimlerinin sözleriyle reddiye yapmak fikrini bizde kuvvetlendirmiştir. Böylece hem vatandaşlık meselesi ilk ortaya çıktığında buna karşı gösterilen reaksiyonun tahkikini yapacağız, hem muhaliflerin kendi itikadları konusundaki tutarsızlıklarını ispat edeceğiz, hem de -muhaliflerimizin iddia ettiğinin aksine-bu itikadı tarihte ilk defa dillendirenlerin biz olmadığını göstereceğiz. Ayrıca muhdes (yeni) bir görüş ile gelmek bir yana, bir icmayı dillendirdiğimizi ve asıl vatandaşlığa küfür dememenin bir bidat olduğunu da ispatlayacağız biiznillah.

1) Abdulhamid İbn Badis el-Cezairi (Cezair Ulema heyetinin reisi) (d. 1889)

O, 1889 tarihinde Cezair’in Konstantin bölgesinde doğmuştur. Berberî asıllı Sanhace kabilesine mensuptur. Cezair içerisinde muteber bir konumda olup, içerisinde bulunduğu ulema heyetinin de reisliğini yapıyordu. Biz öyle tanımlamasak bile muarızlarımıza göre kendi döneminde “Selefî/Tevhidî” davetin öncülüğünü yapıyordu. Hal böyle olunca, birazdan zikredilecek fetvaya itirazın, onların nezdinde ortaya çirkin bir manzara çıkaracağı da açıktır. Fransızların memleketi Cezair’i işgal ettiği ve Frenç kanunlarının henüz yeni gelmiş olduğu bu dönemde verdiği fetvayı nakletmeden önce şuna dikkatleri çekmek gerekir: Bir münker herhangi bir ortama yeni girdiği zaman, yaygınlık kazanmış olacağı döneme göre reddi daha kolay olur ve o münker o ortamda yaygınlaşıp meşruiyet kazandığı zaman bir norm haline gelir ve reddedilmesi imkansız haline gelir. Ancak insanların onu reddetmekte zorlanması, onun reddedilmesi gereken bir şey olduğu gerçeğini değiştirmez. İşte İbn Badis tam da ilk durumu yansıtan bir dönemde yaşıyordu. Münkerler yeni yeni coğrafyasına girmiş, sonradan gelecek insanlara nazaran o münkerleri reddedecek istitaati daha rahat kendinde bulabilecek biriydi. Öyle de yaptı: Bir kaç soru-cevaptan oluşan fetvasına, Fransız kanunlarına bağlı Cezair devletine vatandaşlık bağı ile bağlanma sorusu ile başladı ve şöyle dedi: “İslam dışı bir vatandaşlıkla bir yere bağlı olmak, İslam Şeriatı’nı inkar manasına gelir. İslam Şeriatı’nın ahkamından herhangi bir hükmü inkar eden kişi de icma ile mürted kabul edilir. Vatandaş icma ile mürteddir.” Fetva üzerinde konuşulacak olursa:

1) Bu fetva sadece İbn Badis’in değil, aynı zamanda kendisine reislik yaptığı Cezair ulema heyetinin fetvasıdır,

2) İbn Badis de vatandaşlığın illetinin bağlılık olduğuna işaret edip, fetvasını bu illetin üstüne bina ediyor,

3) Kafir devletlere vatandaşlık bağı ile bağlanmayı, İslam Şeriat’ını inkar olarak addediyor.

4) Ve en önemlisi, bu konuda (vatandaşlığın küfür olduğunda) bütün İslam alimleri arasında hiçbir ihtilaf olmaksızın icmanın olduğunu söylüyor.

İcmanın var olduğunun bilinmesi önemlidir. Bu durum, bu mesele hakkında bir ihtilafın subut bulduğunu ve bu ihtilafa dayanarak vatandaş olduklarını söyleyen insanlara bir reddir. Bu mesele üzerinde tefekkür, insanı şu sonuca ulaştıracaktır: Son bir kaç asır İslam’ın en karanlık dönemidir, bu zaman dilimi içerisinde ortaya çıkan insanların İslam diye ortaya koydukları şey, şimdiye kadar ortaya koyulmamış bir anlayışın neticesidir. Üstelik bu karanlık itikadlı insanlar, kendilerine öze dönüş teklif edildiğinde, sanki asırlardır yaşanan İslam kendilerinin de üzerine oldukları İslam’mış gibi bu teklifi yapanları yenilikçilik ile suçlarlar. Böylesi insanların herkes ve her şeyden önce kendilerine merhamet etmeleri ve ileride kendilerini bekleyen kötü akıbetten dolayı kendilerine acıyıp hakka boyun eğmeleri gerekir.

İbn Badis devamında şöyle dedi: “Vatandaşlık alan kişi tevbe etmek isterse, tevbesi, oradan o vatandaşlığı yıkarak çıkmak olmalıdır. Bu konuda da tüm tevbelerde olduğu gibi icma var ki, kişi o günahtan kurtulup tekrar İslam’a rücu etmesi gerekir.” Yani kişiler vatandaşlığın küfür olduğunu idrak ettiklerinde onların yapmaları gereken şeyvatandaşlığa dair somut bir şey bırakmamak ve bu ameli devam ettirmemektir. Mesela vatandaşlığı ispat eden somut evrakları elinde bulundurmayıp yakmalı ve bir daha hiç geri dönmemek üzere bu amelden teberri etmelidir. Yoksa kimilerinin sandığı gibi vatandaşlık sadece alınırken küfür olan, kullanılırken ise kendisinde bir beis olmayan bir şey değildir. Kişi kullanmaya devam ettiği her an, kendisini tağutî bir oluşuma nispet ettiği için küfre girecektir. Devamında daru’l-küfürden ayrılarak akide ve tevbe izharı yapmamış kimselerin Allah katında Müslim olsalar bile halin zahirine bakılarak tekfir edileceğini şöyle izah etmektedir: “Fransa kanunları bu kişi üzerinde uygulandığı sürece, kendisi bu işten döndüğü halde bu dönüşü bizim yanımızda halinin zahirine bakarsak tahakkuk etmiş sayılmaz. Çünkü, hasebi hali nedeni ile (küfrün) ahkamı halen üzerinde cereyan etmeye devam etmektedir.. Ancak o beldeyi terkeder ve İslam Şeriatı’nın uygulandığı bir beldeye geçerse o başka. Bazen de kişi tevbesinde kendisi ile Allah arasında samimi olur, ancak biz işin zahirine baktığımız için, zahire uygun olan ahkamla hükmederiz. Kişi bu vatandaşlık sebebiyle bizim nezdimizde küfre düştüyse, bizim ondan o vatandaşlık elbisesini sıyırmamız, bizim için mümkün olmaz. Bu sebeple ona İslam ahkamını uygulayıp Müslim muamelesi yapmayız.”. Yani kişi belki batınen (iç aleminde) tevbe ederek ve vatandaşlığı gerektiren her şeyden teberri ederek Allah katında Müslim olmuş olabilir; ancak bizler halin zahirine göre hükmetmekle emrolunduğumuz için, o kişinin de daru’l-küfürde yaşayan diğer kafir vatandaşlardan biri olduğuna hükmederiz. Ta ki kendi çapında ettiği tevbe bir yana, oradan ayrılıp Müslimlerin bulunduğu bölgeye giderek tevbesi ve akidesini izhar ederse, o zaman işte Müslimler katında da Müslim muammelesi görür ve kafir olmadığı anlaşılır.

Devamında insanın kendi ehlini (ailesini) vatandaş yapmasını ise şu şekilde izah eder: “Fransa kanunları ile vatandaş olan kişi, vatandaşlığını nesline (çocuklarına) uygularsa onlara karşı günah işlemiş olur. Bu cinayet, zülmün en şerlisi ve en kötüsüdür.” (Tüm bunlar için bkz. El-Besair Gazatesi)

2) Muhammed Reşid Rıza (d. 1865)

Muhammed Reşid Rıza, 1865’te bugün Lübnan olarak bilinen bölgede doğdu. Reşid Rıza kendi döneminin “ıslahatçısı” ya da bir diğer deyişle reformcusu olarak anılıyordu. Batı ahkamı ve kültürüne karşıtlığı ile özleşleştirilmiş Rıza, Muhammed Abduh’un en yakın takipçilerinden birisi olarak bilinir. Kendisinin fikirlerinden de Mevdudi, Hasan el-Benna ve Seyyid Kutup gibi isimler etkilenmiştir. Rıza kendisinden övgüyle bahsettiği Muhammed b. Abdulvehhab’ın hareketinin zamaneِ öِncülerinden İbn Suud’u görmek üzere çıktığı yolculukta, Kahire’ye dönüş yolunda hayatını kaybetti. Bizler zikrettiğimiz isimlere ve fikirlerine karşı dursak da, Reşid Rıza hakimiyyet Tevhidi’ni ve dinde dinamizmi dilinden düşürmemiş ve bugün kendisini bu çizgide gören kimselerin veya onların kendisine itibar ettiği Seyyid Kutup gibilerinin fikir babalığını yapmıştır. Reşid Rıza da vatandaşlık hakkında şöyle söylemiştir: “Müslimler arasında vatandaşlığı kabûlün sarih (açık) bir riddet (dinden dönme) ve İslam Milleti’nden çıkma olduğu konusunda bir ihtilaf yoktur.”. “İhtilaf yoktur” ifadesi icmayı ve “açıkça mürtedliktir” ifadesi meselenin hükmünü ifade eder. “Bazı fakih (müsveddelerinin), bazı imamların sözlerine dayanarak, böyle bir vatandaşlığı kabul eden ve bunun sonucunda soruda belirtilen şer’i hükümleri terk eden kişinin mürted olacağı fetvasını reddettiklerini öğrendik...” demiş ve vatandaşları “Günah işleyen Müslim tekfir edilmez” kaidesinden dolayı mürted görmeyen sözde fahiklere uzunca reddiye yapmıştır. Zira izah ettiğimiz üzere günah işleyen ile küfür işleyen kimsenin hali bir değildir. Yine o şöyle söylemiştir: “Kısacası: Bir vatandaşlığa katılmayı kabul eden ve onun hükümlerini Kur’an’ın hükümleriyle değiştiren bir Müslüman, küfrü imanla değiştiren bir kişidir ve Müslim muammelesi görmez. Bir beldeden veya bir kabileden (böyle bir şey) vuku bulursa, (İslam’a) geri dönene kadar onlar ile savaşmak vaciptir!” Reşid Rıza da tıpkı İbn Badis gibi vatandaşlığa Şeriat’ı inkar zaviyesinden baktığı için küfür olduğunu söylüyor. (Tüm bu sözleri için bkz. Mecelletu’l-Menar)

3) Yusuf el-Decvî (d. 1870)

Yusuf el-Decvî 1870’te Mısır’da, Kalyûb şehrine bağlı Dicve’de doğdu. Küçük yaşta gözlerini kaybetmiştir. Kur’an’ı ezberledikten sonra Ezher Ünivesitesi’nde tedrisata başlamıştır. Eğitiminden sonra da aynı Üniversite’de öğretim üyeliği görevine başlamıştır. Yusuf el-Decvi Malikî mezhebi saliki bir sûfiydi. Zamane sûfilerine kendi büyüklerinden reddiye yapabilmek adına özellikle bu ismi seçtik. Ayrıca el-Kevserî diye meşhur olmuş Muhammed Zahit el-Kevserî gibi Hanefî mezhebi mutaassıbı kimselerden tutun, İhvan hareketi kurucusu Hasan el-Benna’ya kadar tasavvufçular arasında “güzide” sayılan bir çok isme de hocalık ve fikirsel önderlik etmiştir. O vatandaşlık hakkında şu fetvayı vermiştir: “Fransız vatandaşlığına geçmek, evlilik, miras, boşanma, Müslimlerle savaşmak ve düşmanlarının saflarına katılmak da dahil olmak üzere her konuda Fransızların yaptıklarına uymak, İslam’ın tüm kanunlarından vazgeçmek ve düşmanlarına, asla ona (İslam’a) geri dönmemek ve hükümlerini kabul etmemek üzere biat etmek anlamına gelir: İslam’ın bütün hükümlerini terk etmek ve düşmanlarına bir daha ona geridönmemek ve onun hükümlerinden hiçbirini kabul etmemek üzere yakın bir ahit ve sağlam bir akit ile biat ettikten sonra ise İslam’dan geriye bir şey kalır mı? Örneğin, şehvetinin gücüyle zinaya ve içki içmeye sürüklenen biriyle, bunları yapan, bunları İslam’ın hükümlerine tercih eden, bunları arkasına atıp bir daha geri dönmemek üzere yeminler eden ve ahitler veren biri arasında büyük bir fark vardır. Şehvet sahibi kişi, yaptığı şeyi ezici gücüyle yapar ve yaptığı şeyin çirkinliğine ve kötü sonuçlarına inanır ve belki de, kalbi Allah’a ve Resulüne olan sevgiyle dolu olduğu için Allah’ın kendisini affedeceğini umar.” O da devamında, tıpkı Reşid Rıza gibi, şehvetinin ona galebe çalmasından dolayı zina eden ve içki içen kimsenin, vatandaşlığı kabul ederek aslında Fransızlar ile ahitleşip onlara biat etmiş olan kimseyle hükmünün bir olmadığını ve İslam hukuku açısından bu iki tipteki insanın farklı değerlendirileceğini söyler. Vatandaşlığı bir biat ve akitleşme olarak görmesi önemlidir. Bu zaviyeden bakması, onu, vatandaşlığın küfür olduğu sonucuna ulaştırmıştır. Ayrıca Ezher Üniversitesi içerisindeki heyet de benzer bir fetva vermiştir: “Soruda da belirtildiği gibi, gayr-ı Müslim bir milletin vatandaşlığına geçmek; (1) İslam’ın hükümlerinden rıza (memnuniyet) ve tercihle vazgeçmek, (2) Allah’ın bazı haramlarını helalleştirmek, (3) Allah’ın bazı helallerini haramlaştırmak, (4) İslam’ın batıl ve geçersiz saydığı diğer kanunlara uymak için yapılan bir akittir. Hiç şüphe yok ki bunlardan (sayılanlardan) biri bile irtidatla açıklanabilirken ve buna irtidat hükmü dışında hiçbir hüküm uygulanmazken, peki ya bu dört (illet) bu iğrenç vatandaşlığa kabulde birleşse ne olur?”(Bu fetva, Ali Mahfuz ve Abdulazim el-Zerkanî imzası ile neşredilmiştir. Ezher Üniversitesi’nde bir çok bilgin, küfrî vatandaşlığa geçmenin küfür olduğuan dair fetva vermişlerdir. Muhammed Şakir, Tayyip Ugbî, Yusuf el-Decvî bunlardan bazılarıdır.) Yani kişinin mürted olmasıiçin zikri geçen illetlerden biri bile yeterliyken, bir de bu dört illetin bir araya gelmesinden dolayı sonuç nasıl olur, denmek istenmiştir.

Çıkarılan Sonuç

Kendini Selefiliğe nispet eden İbn Badis’ten Hadis inkarcısı Reşid Rıza’ya; Sufî olan el-Decvi‘dem Suudî bilgin el-Elbani’ye ve kadar çok farklı dinlere (itikadlara) sahip olsa bile insanlar vatandaşlığa küfür deme noktasında müşterek bir tutum sergilemişlerdir. Aslında bu şaşılası bir durum değildir, zira son bir kaç asıra kadar ister Ehli Sünnet’ten olsun isterse de ehli bidat ve dalaletten, bütün insanlar hakimiyyet mefhumuna hemen hemen aynı zaviyeden bakıyorlardı. Bu da diğer meselelerde çok farklı görüşleri olsa bile, hakimiyyet ve vatandaşlık konusunda aynı görüşü dillendirmelerini sağlıyordu. Son bir kaç asır içerisinde hakimiyyet mefhumu özelinde oluşmuş dalalet ve gaflet ise,insanların kafir otoritelere karşı menfî tutum sergilediklerinde uğrayacakları bazı mefsedetlerden duydukları endişedir. Dünyaya olan bu rağbetleri ise onların hidayete karşı kör, küfre karşı iştahlı olmalarını sağlamıştır.


Yazının başında bahsedilen İbn Badis'in fetvasının El-Besair gazatesinden orjinal hali şu şekildedir:






Daha yeni Daha eski
Advertising Space