Gayr-ı Müslimlerin Can Ve Mallarının Hükmü (Makale)

Gayr-ı Müslimlerin Can Ve Mallarının Hükmü

 Bismillah, elhamdulillah, vessalatu vesselamu ala Rasulillah. Peygamber’in (aleyhisselam) risalet ile görevlendirildiği günden beri, hatta ondan önceki peygamberlerin dönemlerinde de, dünyada müslimlerin oldğu gibi kafirlerin de var olacağı bir gerçekliktir. Hatta dün olduğu gibi bugünde yeryüzünde küffar ezici çoğunlukla sayıca müslimlere galebe çalmıştır. Her ne kadar İslam’ın kafirlerden uzaklaşma emri gereği kafirlerle ilişkiler asgari düzeye inse de, gerek meşru bir İslam devletinin var olmayışı, gerekse de kafirler ile bir arada yaşamının bir sonucu olarak, gün içinde müslimler kafirler ile etkileşime sıkça giriyorlar. Bu hasebten dolayı kafirlerle yaşama fıkhının öğrenilmesinde bir zaruret oluşuyor. Zira pek çok insan müslimler hakkında geçerli olan meseleleri, kafirler ile arasındaki ilişkiye hamledebiliyor. İşte bu temyizin yapılamadığı yerlerden birisi de müslimin canı ve malına yüklenen kutsiyetin, kafirlerin canı ve malına da yüklendiğinin sanılmasıdır. Her şeyden önce bu risalenin sadece teorik bir bilgi vermeyi hedeflediğini, pratik sahada herhangi bir şeye teşvik etmediğimizi belirtmek isteriz. Zira bir şeyin helal oluşu, onun yapılmasını vacip olduğuna delalet etmez.

Eşyada Aslolan Mübahlıktır

Yüce Allah yeryüzündeki her şeyi biz insanoğlunun hizmetimize sunmuştur. 

“O ki yeryüzündekilerin tamamını sizin için yarattı.” (Bakara, 29. ayetin başı)

Ulema bu ayette dayanarak, yeryüzündeki eşyaların tamamının hakkında bir tahrim (haramlık) oluncaya kadar mübah (serbest) olduklarına hükmetmiştir. Tahrim ise bir nassta açıkça bir şeyin haram kılınmasıdır. Yukarıdaki ayette geçen “lekum” ifadesindeki lam, la-i temlik yani mülkiyet ekidir. Bu bağlamda çevremizdeki bütün eşyaların bizlere hizmet ettiğini, aslında umumen her şeyin helal olup haram olan şeylerin sadece istisna olduğunu. Bu istisnaların da kitap ve sünette yerini aldığını söyleyebiliriz. Bu ayete dayanarak fukaha şöyle demiştir: "الأصل في الأشياء الإباحة” (Eşyada aslolan mübahlıktır).

 Bu kaide, eşyalarda aslolan hükmün mübahlık, yani serbestlik olduğunu, herhangi bir eşyanın helal olduğuna da, haram olduğuna da bir delil bulunmaması halinde ona mübah (serbest) dememiz gerektiğini ifade eder. Çünkü eğer bir şey haram olsaydı, muhakkak onun hakkında bir delil olurdu. Bir şeyin haram olduğuna dair bir delil bulunmaması ise, onun haram olmadığının delilidir aslında. Mesela daha önce eşine rastlanmamış bir bitki türü keşfedildiğinde, bunun helal olduğuna dair bir delil aramaktansa, haram olup olmadığına dair bir delil aranır. Eğer nehyi (yasaklamayı) gerektiren bir nass yoksa, helal olduğuna dair bir nass olmasa bile mübahtır. Çünkü aslolan bütün eşyaların insanoğlu için yaratılıp mübah olduğudur. Tahrim ise istisnai bir durumdur. Allah kitabında ve Rasulullah sünnetinde haramları saymıştır, haram olan buralardaki haramlardır. Bunun dışında kalan her şey ise aslen mübahtır. Çünkü nehy, yeryüzünde beşeriyete mübah kılınmış onca şey arasındaki istisnai şeyler için geçerlidir. İşte bu usul gereğince kafirlerin canının, malının ve namusnun helal olduğunu iddia eden ile haram olduğunu iddia eden iki kişi arasında delil getirmekle mükellef olan taraf, haram olduğunu iddia eden taraftır. Çünkü aslolan mübahlıkken bu konuda bir nehyin bulunduğunu söyleyerek ortaya aslı bozan bir istisna ile çıkan kimse o'dur. Kafirin malını almayı yasaklayan açıkça bir nassın bulunmayışı ise, onun malını almanın helal olduğuna delalet eder.

Rasûlullah (aleyhisselam) şöyle buyurmuştur:

“Kim ‘La ilahe illallah’ der ve Allah’tan başka ibadet edilenleri inkâr ederse, o kimsenin malı ve kanı haram olur. Onun, (gizli hallerinin) hesabı ise Allah’a âittir.” (Sahihtir. Müslim, İman)

Görüldüğü üzere kişinin canına ve malına kutsiyet yüklenmesi, La ilahe illallah diyip tağutları reddeden bir Müslim olmasına bağlanmıştır. Eğer kişinin malının başkasına haram oluşu onun Müslim olmasına bağlıysa, bu onun müslim olmadan can ve malı hususundsa bu kutsiyeti kazanamayacağına delalet eder. Çünkü bu hadiste can ve mala yüklenen tahrim, Müslim olma şartına bağlanmıştır. Şartın yerine gelmediği yerde ise meşrutun subut bulması beklenmez. Hadisin mefhum-u muhalifi kafirin malının helal olduğuna işaret eder. Eğer kafirin canı ve malı aslen haram olsaydı, niçin Peygamber (Aleyhisselam) can ve maldan emin olabilmek için Müslim olmayı şart koşardı ki? Bu hadisin kapsamına kafirlerin dahil edilmesi gerçekten çok ciddi bir hatadır.

Kafirlerin Tasnifi (Sınıflandırılması)

Meselenin anlaşılması, kendilerine yapılan muammele açısından kafirlerin sınıflandırılmasından geçmektedir. Gayri müslimler, (1) cizye alınan, eman verilen ve antlaşma yapılmış olanlar ve (2) harbî olanlar olarak ikiye ayrılır. Aslen bütün kafirler kendileri ile anlaşma yapılana kadar harbî kafir hükmündedir. Bir kafirin veya kafir bir toplumun harbî statüsüne girebilmeleri için bizzat harbin (savaşın) ilan edilmesi gerekmez. Antlaşmanın yapılmadığı kafirler bizzat harbî hükmündedir. Kafirlerde aslolan da onların harbî olmalarıdır. Bunun istisnaları ise İslam devletinde ikamet eden hristiyan ve yahudilerin cizye karşılığında can ve mal güvenliği kazanması, kendisine eman verilmiş bir kafirin can ve malına hıyanet etmenin uygun olmayışı ve belirli bir süreliğine antlaşma yapılmış kafirlerin arızî (geçici) bile olsa antlaşma gereği can ve mallarının emin olmasıdır. Bu sınıftan olan kafirlerin can, mal ve ırzlarına dokunulmaması, onların müslimler tarafından kendisine eman (güvence) verilmiş kafirlerden olmasından kaynaklanmaktadır.

a) Can ve malı hususunda dokunulmazlığı olmayan harbî kafirler hakkında gelenler

Harbî kafirin kan ve malına dair bir tahrimin olmadığının delilleri şöyledir:

- “Kafirlerle savaşa giriştiğiniz zaman, boyunlarını vurun...” (Muhammed, 4. ayetin başı),

- “Fitne ortadan kalkıncaya ve din yalnız Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın...” (Bakara, 193. ayetin başı),

- “Onları bulduğunuz yerde öldürün...” (Tevbe, 5. ayetin başı),

- “Ama artık elde ettiğiniz ganimetlerden helâl ve temiz olarak yiyin ve Allah’a karşı gelmekten sakının...” (Enfal, 69. ayetin başı),

- “Henüz elde edemediğiniz daha nice ganimetler ve nimetler var ki, Allah onları ilmi ve kudretiyle kuşatmış ve bunları size vereceğini takdir buyurmuştur. Allah, her şeye hakkıyla güç yetirendir.” (Fetih, 21).

İşte bunlar, kafirlerden, kendisi vasıtası ile can ve mallarına dokunulmazlık katan bir istisnaya sahip olmayıp asıl olduğu üzere harbî olanlar hakkındaki hükümlerdir. 

b) Can ve malı hususunda emin olan kafirler hakkında gelenler

Bununla beraber kendisine eman verilmiş kafire dokunulmayacağınının delili ise şudur:

“Eğer müşriklerden birisi senden aman dilerse; ona aman ver. Ta ki Allah’ın kelamını dinlesin. Sonra onu emin olacağı yere kadar ulaştır. Bu; onların bilmez bir kavim olmaları sebebiyledir.” (Tevbe, 6)

İslam devletinde cizye vererek yaşayan hristiyan ve yahudi gayri müslimlerin can ve mal güveliğinin sağlanacağının delili şudur:

- “Kendilerine kitap verilenlerden, Allah’a ve ahiret gününe inanmayan, Allah’ın ve Resûlü’nün haram kıldığını haram tanımayan ve hak dini (İslam’ı) din edinmeyenlerle, küçük düşürülüp cizyeyi kendi elleriyle verinceye kadar savaşın.’’(Tevbe, 29)

 yani cizye verilerene kadar harbî kafir oldukları için kendileri ile savaşılır, ancak cizye vermeyi kabul ettikleri takdirde kendilerine dokunulmaz. Zira onlar artık İslam devletinde vergi ile yaşamayı kabul etmişlerdir.

Nitekim Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

- “Bir zimmiyi (sorumluluk altına alınan kişi) haksız yereöldüren cennetin kokusunu duyamaz. Halbuki onun kokusunu kırk yıllık yoldan duyabilir.” (Buhari, Cizye, no: 3166).

 Zımmi İslam devletinde yaşayan kitabî gayri müslimlere verilen isimdir. Onlara “zımmî” denilmesinin sebebi, müslimlerin zımmetine girmiş olmalarından kaynaklanır. Bu da İslam devletinde can ve mal güvenliğine verilen kıymeti gösterir ki, Rasulullah, (sallallahu aleyhi ve sellam) kafir gibi ahirette hiçbir nasibi olmayan bir kimse yüzünden, müslim gibi ahireti uman bir kimseyi uhrevi ceza ile tehdit etmiştir.

Antlaşma yapılan kafirlere antlaşma bitene kadar dokunulmayacağının delili:

- “Ancak kendileriyle anlaşma yaptığınız müşrikler, şâyet anlaşma şartlarını tamâmen yerine getirir, size karşı hiçbir menfî harekette bulunmadıkları gibi, aleyhinizde kimseye arka da çıkmazlarsa, onlarla yaptığınız anlaşmalara süreleri doluncaya kadar riayet edin. Şüphesiz ki Allah, sözünde durup haksızlıktan sakınanları sever.” (Tevbe, 4)

Antlaşma durumu ise arızî (geçici) bir durumdur. Zira antlaşmanın süresi bir gün dolacak ve antlaşma yapılan kafirler yine harbî hükmüne girecektir. Nitekim İmam Şafii şöyle söylemiştir: “Ayette geçen ve ebedi olarak vasfedilen anlaşma, kâfirin anlaşmasına bağlı kaldığı sürece belli bir süreye kadardır. Anlaşmaları kalkarsa, kanları ve malları helal olan harbi kâfire dönüşürler” (el-Umm).

Ancak İslam tarihi boyunca İslam devleti her zaman antlaşmalarına sadık kalmıştır. Antlaşmaya hıyanet eden hep müşrikler olmuştur. Nitekim Nebi (aleyhisselam) de putperestler ve yahudiler ile yaptığı antlaşmalara riayet etmesine rağmen, karşı taraf antlaşmalara hıyanet etmiştir. Bununla beraber hatırlatmakta fayda olan bir diğer husus ise müslimlerin zımmetinin bir oluşudur. Bir müslimin bir kafire verdiği zimmet sadece o müslimi değil, bütün müslimlerin bağlar.

Nitekim Peygamber (aleyhisselam) şöyle buyurmuştur:

- “Müslümanların zimmeti birdir. En alttaki bile onu gözetir.Her kim bir Müslümanın verdiği emanı bozarsa Allah’ın, meleklerin ve bütün insanların laneti onun üzerinedir. Kıyamet gününde onun farz veya nafile hiç bir ibadeti kabul edilmeyecektir.”(Buhari, Ebvabu’l-Cizye, no:3179)

 Konu Hakkındaki Tafsilat

Usul gereğince kafirlerin malının mübah olmasının yanı sıra, lafzen buna delalet eden eserler de elbette mevcuttur.

Şafii: “Allah Tebareke ve Teâlâ, kâfirin malını ve kanını da helal kılmıştır. Cizye verenler veya belli bir süreye kadar eman altında olanlar istisnadır.” (el-Umm).

Yine o aynı eserde şunu da söylemiştir: “Diyar, şirk diyarı olduğu için mübahlık diyarıdır.”

Bununla beraber bu alınan malların ganimet hükmü mü alacağı yoksa hepsinin onu alana mı ait olduğu sorusu doğal olarak akıllarda oluşabilir. Cumhur-u ulema güç ve kuvvet ile alınan malların, ister tek kişi alsın isterse de birden fazla kişi, ganimet hükmünü alıp beşe bölüneceğine kanaat getirmiştir. Bu durumda imamın izninini almaları ile almamaları arasında herhangi bir fark yoktur. Mal beşe bölünür ve dörtte biri kendilerine aittir. Bununla beraber bazı insanlar malın ganimet hükmünü alabilmesi için belli bir sayıyı şart koşmuşlar ve bu sayıya ulaşmadan, bu almanın ganimetin şartında aranan güç ve kuvvet ile alma şartını yerine getirmediğini savunmışlardır. Yalnız bu sadece malın ganimet hükmünü alıp beşe bölünmesi yahut da hepsinin o kişiye ait olması ile alakalıdır. Yoksa malın helal olduğunda bir ihtilaf yoktur. Talak suresinin 2. ayetinin tefsirinde Avf b. Malik el-Eşcai’nin oğlunun düşmana esir düşmesi ve daha sonra oğlunun düşmandan kurtulup yanında da düşmandan alıkoyduğu mal ile gelmesi nakledilir. Rasulullah’a sorulmuştur: “Ey Allah’ın Resulü! Bunu bana helal görür müsün? Allah Resulü dedi ki; “evet.” (Camiu'l-Beyan, Talak suresi 2. ayetin tefsiri). 

Ancak bu mal ganimet gibi beşe bölünmemiştir. Bu bağlamda daru’ul-küfürde güç ve kuvvetin söz konusu olmadığı bireysel alıkoymalar ganimet hükmü almaz ve tamamı onu alana aittir. Aynı zamanda tüccarın hilesi de buna dahildir:

“Eğer bir kişi darul harbe girerse harbi kâfirlerden pazarlık suretiyle bir şey alıp daha sonra bunu inkâr edip kaçarsa bu elde ettiği mal sadece onundur, beşe bölünmez.” (Beğavi el-Ferra, et-Tehzib).

Örfî Eman

Örf; toplumda genel kabulu olan, tatbike geçmiş mükerrer (tekrarlanan) fiiler ve aynı zamanda dildeki yerleşik kullanımlar olarak tanımlanabilir. Fukaha şöyle söylemiştir: "اَلْمَعْرُوفُ  عُرْفًا  كَالْمَشْرُوطِ  شَرْطًا" (Örfte bilinen şey, şart kılınmış gibidir.) Buna göre dil ile eman şartı koşulmasa bile, örfte bir fiili yapanların kendi aralarında eman vermiş oldukları varsayılıyor ise, bu iki kişi birbirine eman vermiş sayılır ve malları birbirine haram olur. Yolculuk için arkadaşlık etmek, bunun en bilinen misallerinden birisidir. Kişi yolculuk esnasında yanındakine lafzen (diliyle) "sana eman verdim" demese bile, örfen yol arkadaşları birbirine güvence vermiş sayılacağından yol arkadaşları birbirinden emin olur. Bu da birbirlerine karşı dokunulmazlık sağlar. Nitekim Muğire (radıyallahu anh) bir benzerini yaşamıştır. Muğire İbn Şu’be de, kılıcı elinde ve başında miğfer Hz. Nebi’in yanı başında duruyordu. Urve, elini Nebi (Sallallahu aleyhi ve Sellem)’in sakalına uzattıkça Muğire kılıcın kınını onun eline vurarak “Elini Allah Resulü’nün sakalından çek” diyordu.

Urve başını kaldırarak “Bu da kim?” dedi. “Muğire İbn Şu’be” dediler. Urve “Seni gaddar!” dedi, “Başın dara düştüğünde sana yardım eden ben değil miydim?”(Muğire, Müslüman olmadan önce bir toplulukla birlikte yolculuk etmiş ve onları öldürerek mallarını almıştı. Sonra da gelip Müslüman olmuştu. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem ona “Müslümanlığını kabul ederim ama borcun için yapacağım bir şey yok” buyurmuştu.) (Sahih-i Buhari, Kitabu’ş-Şurut, no:2731)

Yolculukta yolcular birbirleriyle eman halinde oldukları için lafzi açıdan birbirlerine eman vermeseler bile örfen verdikleri emandan dolayı can ve malları emanet altındadır. Muğire de buna muhalefet edip yol arkadaşlarına hıyanet ettiği için Peygamber (aleyhisselam) bu durumu kabul etmedi ve bu malları helal saymadı. Eğer muarızlarımız daru’l-küfürde yaşamanın kafirler ile eman ilişkisi içinde olmak olduğunu iddia ediyorlarsa, evveliyatla mücerred (sadece) ikamet etmenin emana delalet ettiğini ispat etmeleri gerekir. Halbuki İslam uleması daru’l-küfürdeki hırsızlıkların caiz olduğunu söylediği yerlerde ikamet etmenin eman ile bir ilişkisi olduğuna işaret etmemişlerdir. Eman güvence vermek manasına geldiğine göre, bir yerde ikamet etmek ile emanı temyiz etmek (ayırmak) gerekir. Bununla beraber kafir devletlerden alınan vatandaşlığın eman olduğu iddia edilirse, muarızların yine evveliyatla vatandaşlığın caiz olduğunu isbat etmeleri gerekir. Zira başkaca yerlerde değindiğimiz üzere kafir devletlerin vatandaşı olmak icma ile caiz değildir. Dileyenler risalemize müracaat edebilirler (bkz “Vatandaşlık Ve Kimlik Putu”). Peygamber’in gayri müslimler arasında “el-Emin” diye bilinmesi ise emanete hıyanet etmemesinden kaynaklanmaktadır.

Yine De...

Kafir ülkelerin güvenlik güçlerinin etkinliği ortadadır. Buralarda insan canı, Ortadoğudaki gibi kıymetsiz değil. Her ne kadar cinayet işleyen kimselere Şer’i hukukun gerçek adaletini uygulayıp kısasa tabi tutmasalarda, ömür boyu hapis cezası vermeleri hemen hemen hepsinin ittifak ettiği bir ceza şeklidir. Henüz İslam devleti gibi bir meşru otoritenin varlığından bahsedemediğimiz bu dönemde ortada hiçbir maslahat (fayda) yokken kafirlerin canına kıymak maslahat-mefsedet fıkhı ile ne kadar örtüşür? Esaret hayatının izzetli bir hayat olmadığı ve bunun yerine dışarıda olunsa binlerce kafire davet yapılıp İslam’larına vesile olunabileceği açıktır. Ayrıca bir insanın daru’l-küfürde hanımını kocasız, çocuklarını babasız bir şekilde bırakmasının uzun vadede sebep olabileceği mefsedetler bir yana, cezaevinin koşulları ve uzun zaman geçmiş olmasından dolayı uğradığı ibtila gereği kendi davasından dönme ihtimali hiç de uzak değildir. Ayrıca tağutî mahkemelere zorla çıkarılacağını bile bile bir kimsenin böyle bir şeyi -kaçma, direnme, savaşma gibi meşru tedbirleri almadan- yapması küfür değil de nedir? Cinayet işleyip de kolluk kuvvetleri tarafından yakalanıp tağutî yargıya teslim edilmeyen kimseler ise sadece bir avuç istisnadır. Bununla beraber biz bunları elbette nefsanî şekilde yapılan ve sonu düşünülmeyen ameller adına söyledik. Yoksa İslam devletinin maslahatına suikast yapmanın meşrutiyeti, Peygamber’in Yahudi Şair Kab’a sahabesi eliyle suikast düzenlemesi ile sabittir (Buhari, Rehin, Cihad, Meğazi; Müslim, Kab B. Eşref ile alakalı bab; Ebu Davud; Haraç; İbn Sad, Tabakat; Siyer; İbn İshak, Siyer ve daha bir çok kaynak). Aynı şey hırsızlık için de geçerli. Nefislerinin arzularına uyup da hırsızlık yapan nicelerine şahit olduk ki, bu kimseler kavrayışlarındaki nakıslık sebebiyle uzun vadede başlarına gelen mefsedetlerin oturup muhakemesini yapamıyorlardı. En basitinden elleri hırsızlığa alıştığı için sürekli karakol-mahkeme-cezaevi üçlüsü etrafında dönmekten, kendi akidelerinde bile bir çok taviz verip pek çok küfür amelini kendileri ile sürekli karşılaşmalarından dolayı mübah görmüşlerdi de, bunun bilincinde bile değillerdi. Ayrıca İslam’ı temsil eden kimselerin kafirlere davetinde hitabet ve kitabeti kadar kafirlerde bıraktığı izlenim de önemlidir. Bu bağlamda kafirlerin müslimleri “hırsız” diye tesmiye etmesi, davetin önünde bir set olabilir. Unutulmaması gerekir ki Peygamber hitabeti ile büyük kitlelere ulaştığı gibi, el-Emin olmasıyla da ulaşmıştır Allahualem. Tüm bunların yanı sıra bir ameli yapmayı terk etmek ile o ameli haram saymak arasındaki farkı anlamayan bir başka sefih kesim ise, daveti baltalamamak adına hırsızlığı terk etmek yerine, hırsızlığı haram addedip Allah'a rağmen teşri yaparak çok tutarlı bir iş yaptıklarını zannetmektedirler. Halbuki kişinin bir helali terk etmesi helalken, helali haram addetmesi küfürdür. Bizim meseleye genellike mefsedet zaviyesinden bakmamız, kendisine hicret edilecek bir İslam devletinin var olmayışı sebebiyledir. Yoksa böyle bir devletin varlığı sadedinde elbette daha farklı cümleler kurulabilirdi. Nitekim kafirlerin yurtlarında onlara yapılan suikast ve hırsızlığın bir çok yararı vardır.




Daha yeni Daha eski
Advertising Space